Çocukları koruma iddiasıyla gündeme gelen kimlik doğrulama düzenlemeleri, Türkiye’de dijital alanın geleceğine dair tartışmaları yeniden alevlendiriyor. Gürkan Özturan’a göre bu adımlar, anonimliği zayıflatarak ifade özgürlüğünü daraltma riski taşıyor. Düzenlemelerin, yalnızca içerik üreticilerini değil, kullanıcıları da kapsayan geniş bir gözetim altyapısına dönüşebileceği belirtiliyor. Özturan, çözümün yasak ve kontrol değil, hak temelli ve şeffaf dijital politikalar olduğunu vurguluyor.
Balkan Insight’ta yayımlanan “Türkiye Sosyal Medyada Çocukları Korumak mı İstiyor, Yoksa Gözetimi mi Artırıyor?” başlıklı analizinde Gürkan Özturan, Türkiye’de sosyal medya kullanımına yönelik planlanan kimlik doğrulama düzenlemelerinin, çocukları koruma iddiasına rağmen esasen anonimliği zayıflatan ve dijital gözetimi genişleten bir yapıya işaret ettiğini savunuyor. Özturan’a göre bu düzenlemeler, yalnızca teknik bir güvenlik önlemi değil; ifade özgürlüğü, mahremiyet ve medya özgürlüğü üzerinde doğrudan etkileri olan politik tercihlerdir.
Yazar, Türkiye’deki bu girişimi daha geniş bir küresel eğilimle ilişkilendiriyor: çocukları koruma söylemi giderek daha fazla kontrol ve erişim kısıtlamasına dayanan politikalara dönüşüyor. Ancak Özturan, bu yaklaşımın çocukları güçlendirmek yerine onları edilgenleştirdiğini ve gerçek çözümün yasaklar değil, hak temelli dijital politikalar olduğunu vurguluyor.
Analizin önemli bir boyutu, düzenlemenin Türkiye’nin mevcut hukuki ve siyasi bağlamı içinde değerlendirilmesi. Özturan, 5651 sayılı Kanun’un geçmişte nasıl sansür aracı haline geldiğini hatırlatarak, kimlik doğrulama sisteminin de benzer şekilde yalnızca içerik üreticilerini değil, eleştirel medya ve onları takip eden kullanıcıları da kapsayan bir gözetim ağı yaratabileceğini belirtiyor. Bu durumun kamusal tartışma alanını daraltacağı ve gazetecilik faaliyetleri üzerinde dolaylı baskı oluşturacağı ifade ediliyor.
Özturan ayrıca Avrupa’daki hukuki çerçevelere atıf yaparak anonimliğin ifade özgürlüğü ve özel hayatın korunması açısından temel bir hak olduğunu hatırlatıyor. Türkiye’de önerilen e-Devlet temelli doğrulama modelinin ise kullanıcı verilerini merkezi sistemlere bağlayarak hem veri güvenliği risklerini artırdığını hem de devlet gözetimini kalıcı hale getirebileceğini savunuyor.
Sonuç bölümünde yazar, çözümün daha fazla gözetim değil; dijital okuryazarlığın güçlendirilmesi, algoritmik şeffaflık, veri haklarının korunması ve çok paydaşlı, kapsayıcı bir dijital yönetişim modeli olduğunu vurguluyor. Aksi halde Türkiye’de dijital alanın giderek daha kapalı, denetimli ve otoriter bir yapıya evrileceği uyarısında bulunuyor.

