Carnegie Endownment: “Avrupa, Amerika’nın Ne Söylediğini Duymak Zorunda”

Carnegie Endownment: “Avrupa, Amerika’nın Ne Söylediğini Duymak Zorunda”

paylaş :

Trump yönetiminin yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi, ABD’nin artık Avrupa’yı ne değer temelli bir müttefik ne de öncelikli bir güvenlik ortağı olarak gördüğünü açıkça ilan ediyor. Washington’ın liberal demokrasi ve NATO merkezli geleneksel çizgiden uzaklaşarak ekonomik çıkarlar, kimlik siyaseti ve jeopolitik pragmatizm ekseninde şekillenen yeni yaklaşımı, Avrupa’nın yıllardır alıştığı transatlantik düzenin çöktüğünü gösteriyor. Judy Dempsey, Avrupa’nın bu sert mesajı nihayet ciddiye alması ve kendi stratejik yönünü belirlemesi gerektiğini savunuyor.

Carnegie Endownment'tan Judy Dempsey’nin kaleme aldığı “Europe Needs to Hear What America is Saying” (Avrupa, Amerika’nın Ne Söylediğini Duymak Zorunda) başlıklı makalesi, Trump yönetiminin yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi'nin Avrupa için yalnızca teknik bir dış politika belgesi olmadığını, II. Dünya Savaşı’ndan bu yana kurulan transatlantik güvenlik ve değer ortaklığının sona ermekte olduğuna dair açık bir işaret olduğunu ileri sürüyor. Dempsey’e göre bu strateji metni, Avrupa’nın artık görmezden gelemeyeceği çıplak bir gerçekliği ortaya koyuyor: Amerika, liberal demokrasi, insan hakları ve kolektif güvenlik gibi ortak normlara dayanan eski müttefiklik anlayışını terk ediyor ve dış politikasını yalnızca ekonomik güç, çıkar maksimizasyonu ve kimlikçi bir jeopolitik vizyon üzerine inşa ediyor. Bu yeni yaklaşım, ABD’nin yalnızca Orta Doğu veya Çin gibi bölgelerde değil, doğrudan Avrupa’da da normatif bir aktör olmaktan çekildiğini gösteriyor. Stratejide NATO’nun “perpetually expanding alliance” (durmaksızın gelişen bir ittifak) olmadığı ve Avrupa’nın kendi savunmasını üstlenmesi gerektiğinin belirtilmesi, ABD’nin Avrupa’yı artık hem mali hem stratejik bir yük olarak gördüğünün açık bir göstergesi niteliğinde. Daha da önemlisi, Washington’un Avrupa’nın Rusya’ya ilişkin tehdit algısını abartılı bulması ve Avrupa’nın aslında Moskova karşısında askeri üstünlüğe sahip olduğunu iddia etmesi, ABD’nin Avrupa’yı Rusya ile yeni bir “stratejik istikrar” düzenine zorlayabileceğine dair bir işaret olarak okunuyor.

Dempsey, bu çerçevenin yalnızca jeopolitik değil, aynı zamanda ideolojik bir kırılma yarattığını vurguluyor. NSS’nin Avrupa bölümünde kullanılan sivilizasyoncu ve kimlik temelli dil — Avrupa’nın giderek “Avrupalı olmayan” toplumlara dönüşeceği, göçün kıtayı kültürel olarak dönüştürdüğü, AB’nin siyasi özgürlükleri bastırdığı ve ulusal kimlikleri zayıflattığı iddiaları — Trump ve özellikle Başkan Yardımcısı Vance’in temsil ettiği aşırı sağ ideolojik hattın resmîleştirildiğini gösteriyor. Avrupa’nın liberal, çoğulcu, düzenleyici devlet modeline yöneltilen sert suçlamalar, ABD’nin artık Avrupa’nın değerlerini değil, Avrupa’daki sağ popülist hareketlerin söylemlerini benimsediğini ortaya koyuyor. Dempsey, bu dilin tesadüfi olmadığını, Avrupa iç siyasetini dönüştürme niyeti taşıyan bir müdahale biçimi olduğunu savunuyor.

Bununla birlikte, Dempsey Avrupa’nın kendi zayıflıklarını da saklamıyor. Avrupa’nın uzun yıllar boyunca güvenliğini ABD’ye devretmesi, stratejik vizyon eksikliği, aşırı sağın yükselişine yeterince yanıt verememesi ve AB içindeki yapısal tıkanıklıklar, kıtayı kırılgan hale getiriyor. Bu nedenle Avrupa liderlerinin NSS’ye yönelik öfkeli ama içi boş tepkileri, gerçek bir alternatif sunmadığı için etkisiz kalıyor. Avrupa, eleştirileri reddetmek yerine, ABD’nin gösterdiği sert aynaya bakmak zorunda; çünkü ABD’nin eleştirileri sert olsa da, Avrupa’nın kendi güvenlik mimarisini kurmakta başarısız olduğu gerçeğini de açığa çıkarıyor.

Dempsey analizini, Trump ve özellikle Vance’in Avrupa’ya bakışının transatlantik değerlere değil, rekabete, kültürel homojenliğe ve ulusalcı bir vizyona dayandığını söyleyerek tamamlıyor. Bu yönetimin Avrupa’yı hem ideolojik hem stratejik bir tehdit olarak gördüğünü belirten Dempsey, Avrupa’nın artık kaçamayacağı bir gerçeği dile getiriyor: ABD, Avrupa’yı eskisi gibi savunmayacak ve Avrupa kendi bütünlüğünü, güvenliğini ve değerlerini korumayı başaramazsa, Batı ittifakının temelini oluşturan yapı çökecek. Dolayısıyla Avrupa’nın ABD’nin mesajını duyması değil, bu mesaja kendi kapasitesini yeniden inşa ederek yanıt vermesi zorunlu hale geliyor.