Delilsiz Bir Suçun Kanıtı Olarak Jaded

Delilsiz Bir Suçun Kanıtı Olarak Jaded

paylaş :

''Kitapla ilgili en çok sevdiğim şeylerden biri de Ela Lee’nin Kit’i sakin, uyumlu ve makul bir erkek olarak tasvir etmesi oldu. Yani erkeği canavarlaştırmamış. Kit, dışarıdan bakınca “ne iyi çocuk” denecek biri. Belki de bu yüzden Jade, onun kendisini içten içe küflendirdiğini hemen anlayamıyor. Babasının en başından beri bildiği, fark ettiği şeyleri göremiyor.''

Bir itirafla açılıyor Jaded. Bu sefer yargısız bir okuma olsun diye konusuna hiç bakmadan, iyimser bir merakla başladım okumaya. İlerledikçe iyimserliğim solarken merakım artmaya başladı. Sırasıyla duygularıma şüphe, rahatsızlık, öfke ve son olarak anlayış hâkim oldu. Ela Lee’nin, Amazon’un yılın en iyi kurgu kitapları arasına aldığı romanı Jaded’den bahsediyorum. Kitabın beni iyice içine çektiği bir yerde yazarı araştırmaya başladım. Koreli annenin ve Türk bir babanın Londralı kızı. Oxford hukuk mezunu, bir süre kurumsal avukatlık yapmış. Bu kadar bilgiye ne gerek vardı diyorsanız, romanın ana karakteri Ceyda Kayaoğlu da yazarın tüm bu özelliklerini taşıyor. Nitekim Ela Lee, bu romanı hem kendi deneyimlerinden hem de iş arkadaşlarının yaşadıklarından yola çıkarak yazdığını söylüyor.


Roman iki ana eksende okunabilir. İlki, Ceyda’nın bir göçmen çocuğu olarak kimliğini ve aidiyetini inşa ettiği bir dönemde erkek arkadaşıyla tanışması ve kendi varlığını onunkine uydurmak için zamanla şekil değiştirmesidir. Uyum sağlamaya çalışırken kendini nasıl küçülttüğünü, aslında olduğu kişiyi törpülediğini usulca görüyoruz.

Ceyda Kayaoğlu, kimchi ile baklavanın aynı sofrada buluştuğu bir evde büyürken aynı anda yeterince Türk, yeterince Koreli ve İngilizlerin aralarına kabul edeceği kadar İngiliz olmak zorunda. Bu üç kültürle kendisine bir benlik kurmaya çalışıyor ve kimliğini belki de en kabul edilebilir olan, içinde yaşadığı toplumun kültürüne yaslıyor. Özellikle de üniversitede tanıştığı erkek arkadaşı Kit’in, o varlıklı, kültürel sermayesi yüksek, beyaz Batılı erkeği temsil eden varlığına öykünüyor. Zira “Ceyda” olmanın kendisini yoracağını çocuk aklıyla bile anlamış olsa gerek:

“Ortaokuldayken kızlarla harçlıklarımızı biriktirip okulun yanındaki Starbucks’a giderdik. Bir gün (…) Ceyda adımı verdim ama barista son heceyi duymamış olacaktı. Bardağımın üzerine Jade yazarken bir özkeşif yolculuğunun ampulünü yaktığının farkında değildi. Ne kadar basit. Yıllar içinde Ceyda Kayaoğlu gittikçe sönükleşti ve yerini Jade Kaya aldı.”

Kitapla ilgili en çok sevdiğim şeylerden biri de Ela Lee’nin Kit’i sakin, uyumlu ve makul bir erkek olarak tasvir etmesi oldu. Yani erkeği canavarlaştırmamış. Kit, dışarıdan bakınca “ne iyi çocuk” denecek biri. Belki de bu yüzden Jade, onun kendisini içten içe küflendirdiğini hemen anlayamıyor. Babasının en başından beri bildiği, fark ettiği şeyleri göremiyor.

“‘Zekâ’ diye algıladığım şeyin çoğu Kit’ti aslında: derin erkek sesi, beyaz ve eğitimli olması, iğrenç görüşlerini görkemli bir dilin arkasına saklaması… Kit gibi adamlar doğdukları andan itibaren başarı dilini konuşmayı öğreniyor. Karşılarındakine ‘Ben medeni ve havalıyım, sen de bunu zekâ ve beceriyle karıştıracaksın.’ diyen, monoton bir konuşma. Bu kibir döngüsüne bu kadar uzun süre kandığım için kendimden nefret ediyordum.”

Kitabın ikinci ekseni ilkine eklemlenen bir düzlemde ele alınabilir. Göçmen olmanın üstünde göçmen kadın olmak vardır. Kadın olarak erkek egemen bir sektörde hayatta kalmaya çalışmak yetmezmiş gibi, onu “egzotik bir yaratık” olarak gören patronlarıyla çalışmak zorunda. Alkolün had safhada alındığı şirket partilerinde ne çok ayık ne çok sarhoş olmak, kimseyi terslememek ama kimseye cesaret de vermemek, biri dokunduğunda olay çıkarmamak gerekiyor.

Romanın ana kırılımını oluşturan olay, bu partilerden birinde, aralarında çekim olduğunu bildiğimiz Josh’un Jade’in masasına oturmasıyla başlıyor. Gecenin devamını Jade hatırlamıyor. Ertesi sabah bedeninde izlerle uyanıyor ama zihninde hiçbir şey yok. Tüm meslek hayatını kanıt, belge, kayıt üzerine inşa etmiş birinin, kendisinin bile hatırlayamadığı, kanıtlanamayacak bir suçun ardında bıraktığı kadını okuyoruz.

Jade’in zihninin boşluğunda tedirgin bir şekilde olanları hatırlamaya, ipin ucunu bulmaya çalışarak sayfalar geçirdim. Ben de Jade ile beraber şüphe duymaya başladım, içten içe ne olduğunu inkâr etmeye çalıştım bir süre. Ama Josh’tan hoşlanıyordu, ama evine davet etti, zaten çok alkollüydü, kendisi de istemiş miydi?

Jade’e kızdım, Jade’e üzüldüm, Jade’i anladım.

Lee, rıza kavramını tekrar düşünmeye zorluyor okurlarını. Hayır dememek evet demek midir? Hayır diyebilecek salahiyette olmamak rıza vermek midir? Evine davet etmek, fiziksel çekim duymak bir mazeret midir? Lee, apaçık bir suça suç demekten daha zorunu yapmış ve mükemmel mağdur beklentisini bozmuş. Jade’in ve okurun tüm mazeretlerini kitap ilerledikçe çürüttüğünü görüyoruz. Jade ilk adımı arkadaşının desteğiyle atıyor ve en önemlisi, olan bitenin adını koyuyor.

Yaşadığımız şeyin bir adı yoksa gerçekten yaşamış olur muyuz? Bir adı varsa gerçek olduğunun kanıtı olabilir mi?

“Şimdiye kadar süslü sözlerin ve imaların arkasına saklanmıştım. ‘O geceden’, ‘garip bir şeyden’, ‘kötü bir tecrübeden’, bazen ne olduğu anlaşılmaz şekilde ‘kasımdan’ bahsediyordum. O kelimenin etrafında dans ediyor, bir türlü üzerine konmuyordum. Söylemekten korkuyor, utanıyordum.”

Hatırlayamadığı bu tek gece her şeyi tam ortasından çatlatıyor ve bu çatlak sinsice hayatının her alanına uzanıyor. Kâbuslarla, kanla ve korkuyla tükenen Jade, elinde hiçbir kanıt olmadan bize bütün hayatını anlatmaya başlıyor. Telaffuz edilemeyen isminin yıllar içinde onu nasıl etkilediğini, “Ceyda” olmayı ne kadar özlediğini, Kit’in ailesinin evinde neden bir türlü rahat oturamadığını anlatıyor. Annesinin hiç anlatmadığı geçmişi, onunla bir türlü tam kuramadığı duygusal bağı… Aslında hepsine bir ad koymak istiyor. Parçaları birleştirmeye, hayatını dertop edip anlamlı bir bütün hâline getirmeye çalışıyor.

Jade’in mücadelesi, olanları hatırlama çabasıyla başlıyor ve başına geleni kabul ettiği an eşiği geçiyor ama daha zoru, bütün hesaplaşmalar yapıldıktan sonra iyileşmeye çalışmak ve bunun için kendisini durmadan avutmak zorunda kalmak. Jade bir parça nefes alabilmek için “en azından”lara sığınıyor. En azından bedeninde bir yara yok, en azından hayatta, en azından çocuk değil, en azından bunu yapan bir aile üyesi değil… Daha kötü ihtimalleri sıraladığı listeyle avunuyor. Her cümle bir öncekinden biraz daha ağır bir ihtimali dışarıda bırakıyor ve yaşananları katlanılabilir bir yere itmeye çalışıyor. Jade’in, “o kadar da kötü değil” dediği her seferinde aslında kendi acısından çaldığını fark etmesi için yıllar gerekiyor.

Jaded kolay bir okuma değil ama Jade’in sesi o kadar canlı ve kırılgan ki kitabı tek solukta bitirdim. Kapağı kapattığınızda, kendi hayatınızda hangi “en azından”larla yaşadığınız sorusu aklınıza düşüyor. Bu kitap, delilleri olmayan bir suça içeriden bir kanıt sunuyor.

F. Feyza Erdem'in kaleminden...