Mehmet Demirci: ‘Geriye dönüp baktığımda, telafisi olmayanın tam da o anlar olduğunu fark ettim’
Mehmet Demirci: ‘Geriye dönüp baktığımda, telafisi olmayanın tam da o anlar olduğunu fark ettim’

Mehmet Demirci: ‘Geriye dönüp baktığımda, telafisi olmayanın tam da o anlar olduğunu fark ettim’

paylaş :

“A Protokol – Cumhurbaşkanı’yla 990 Gün ve Bodyguards adlı kitaplarıyla tanıdığımız foto muhabir Mehmet Demirci’nin yeni kitabı: ‘Baba, Bir Fotoğraf Çek. Kitap, yıllarca iş yoğunluğu nedeniyle yazarın kaçırdığı, çocuklarıyla geçiremediği anların ve hafızasında iz bırakan sıradan hayat karelerinin izini sürüyor.

GÖKHAN KORKMAZ – İstanbul

Mehmet Demirci, 1991 yılında ilk kez bir fotoğraf makinesi eline aldığında, bu küçük sihirli kutunun hayatını derinden  değiştireceğini muhtemelen tahmin edememişti. Yıllar içinde  Irak ve Afganistan savaşları, İsrail-Filistin çatışması, Sudan’daki iç savaş ve 2005’te Pakistan’da yaşanan yıkıcı deprem gibi Orta Doğu’daki dönüm noktası niteliğindeki olayları fotoğraflamış bir foto muhabir Demirci. Ayrıca, Türkiye’nin 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün görev süresi boyunca protokol foto muhabiri olarak çalışıp dönemin hem samimi hem de tarihi anlarını fotoğraf  karelerine yansıtan Demirci,  şu an  ise Kuzey Carolina’da yaşamakta, ekonomi ve iş dünyası gazetesi  Triangle Business Journal için fotoğrafçılık yapmaya devam ediyor.

 

Demirci’nin geçen ay yayımlanan  ‘Baba, Bir Fotoğraf Çek’ adlı kitabıyıllarca işi nedeniyle çocuklarına veremediği 'eksik kalan anlar için' özür niteliğinde. Demirci, bu farkındalığın ani bir kırılmadan çok, zaman içinde biriken bir sessiz bir yüzleşmenin sonucu olarak oluştuğunu söylüyor. Kartpostal formatında yayımlanan kitap,  Demirci'nin çocuklarıyla şahit oldukları anlara ait fotoğraflardan oluşuyor. Fotoğrafların tümü cep telefonu ile çekilmiş. Kitapta  dijital geçiciliğe karşı sessiz bir itiraz da var. Foto muhabir Mehmet Demirci ile kitabını konuştuk.  Foto muhabir Mehmet Demirci’nin Gazeteciler Platformu’nun sorularına verdiği yanıtlar şöyle:

Kitabınızı, yıllarca işiniz nedeniyle çocuklarınıza veremediğiniz “eksik kalan anlar için bir özür” olarak tanımlıyorsunuz. Bu farkındalık nasıl kristalleşti? Bu kitabı yayımlamaya sizi ne tetikledi? 

Bu farkındalık ani bir kırılmadan çok, zaman içinde biriken sessiz bir yüzleşmenin sonucu. Uzun yıllar boyunca savaşlar, felaketler ve politik süreçler hayatımın merkezindeydi; çocuklarımla geçiremediğim zamanı “sonra telafi edebilirim” düşüncesiyle erteledim. Oysa geriye dönüp baktığımda, telafisi olmayanın tam da o anlar olduğunu fark ettim. 

Arşivimde başkalarının hayatlarına dair güçlü tanıklıklar varken, kendi çocukluğumdan geriye kalan boşluklar bu kitabın çıkış noktası oldu. Kitap, bu fark edişin ve geç kalmış bir özrün somutlaşmış hâli.

4 bini aşkın fotoğraf arasından yaptığınız seçkiyi “kartpostal kitap” formatında yayımladınız. Çocuklar da bu süreçte rol oynadı. En zor vazgeçiş hangisiydi? Son 90 kare size ne söyledi?

En zor olan estetik olarak güçlü fotoğrafları elemek değil, benim için kişisel anlamı olan anları dışarıda bırakmaktı. Çocukların sürece dâhil olması seçkiyi sadeleştirdi ama aynı zamanda derinleştirdi. Onlar için önemli olan, “iyi fotoğraf”tan çok, hatırladıkları andı.

 

Fotoğraf: Mehmet Demirci

 

Son 90 kare bana şunu gösterdi: Hafıza kusursuz anlardan değil, eksik, sıradan ve çoğu zaman fark edilmeden geçen anlardan oluşuyor. Yokluk bazen kadrajın dışında kalan bir detayda; varlık ise gündeliğin tam ortasında hissediliyor.

 

Bu projede klasik cep telefonu estetiğinden uzaklaşıp film hissini çağrıştıran bir dil benimsiyorsunuz. Damon Winter’dan ilhamla Hipstamatic kullanmanız bilinçli bir estetik tercih mi? Bu yaklaşım, savaş fotoğrafçılığındaki mesafeli bakıştan bir kopuş mu?

 

Bu tamamen bilinçli bir tercihti. Uzun yıllar boyunca fotoğraf benim için kontrol, netlik ve mesafe demekti. Bu projede ise kontrolü biraz geri çekmek, sezgiye ve tesadüfe alan açmak istedim. Hipstamatic, filmle çalışmanın belirsizliğini ve oyun hissini yeniden kurmamı sağladı.

 

Fotoğraf: Mehmet Demirci

 

Bu aynı zamanda bakışımda da bir dönüşüme işaret ediyor. Savaş fotoğrafçılığı kaçınılmaz olarak ciddi, tarafsız ve mesafelidir. Bu çalışmada ise samimiyet, hata ve anlık sezgi ön planda. Fotoğraflar büyük olayları değil, hayatın sessiz akışını anlatıyor.

 

Kitap, kişisel bir özrün ötesinde analog samimiyetin kaybına da dikkat çekiyor gibi. Kartpostal olarak koparılabilen özel baskı, dijital fotoğrafın geçiciliğine karşı bir duruş mu? Dijitalleşme fotoğrafı nasıl dönüştürdü?

 

Evet, bu çalışmada dijital geçiciliğe karşı sessiz bir itiraz var. Günümüzde fotoğraflar hızla üretiliyor, paylaşılıyor ve kayboluyor. Fiziksel temas neredeyse tamamen ortadan kalktı. Bu kitapla fotoğrafın tekrar elde tutulabilir, gönderilebilir ve saklanabilir bir nesne olmasını istedim.

 

Dijitalleşme foto muhabirliğini hızlandırdı ama aynı zamanda yüzeyselleştirdi. Görüntü bolluğu arttıkça kalıcılık azaldı. Analog samimiyet dediğim şey, fotoğrafla kurulan o yavaş, seçici ve fiziksel ilişki.

 

Fotoğraf: Mehmet Demirci

 

 

Son olarak, sınırsız akıllı telefon fotoğraflarının üretildiği, fotoğraf sektörünün ciddi dönüşümler yaşadığı bir çağda, fiziksel ve koparılıp gönderilebilir bir kitabın hâlâ bu kadar güçlü bir duygusal karşılık bulmasının sırrı sizce ne?

 

Tam da bu yüzden güçlü olduğunu düşünüyorum. Dijital bolluk, fiziksel olanı daha kıymetli kılıyor. Dokunabildiğimiz, saklayabildiğimiz ve paylaşabildiğimiz şeyler hafızada daha kalıcı.

 

Bu kitap herkes için değil belki ama birileri için çok derin bir bağ kuruyor. Bugün fiziksel fotoğraf kitapları birer hatırlatma gibi çalışıyor: yavaşla, bak, dokun ve hatırla. Ve hâlâ buna ihtiyacımız var.

 

Fotoğraf: Mehmet Demirci

 

 Kitabı buradan da sipariş edebilirsiniz.