Muhabbet: Derin İletişimin Hatırlanması

Muhabbet: Derin İletişimin Hatırlanması

paylaş :

Virginia Evans’ın Muhabbet romanı, hız çağında kaybolan derin iletişimi mektuplar üzerinden yeniden hatırlatıyor. Ömer Çeşit, romanı yas, yalnızlık, seçilmiş aile ve yazının iyileştirici gücü etrafında değerlendiriyor.

Yazan: Ömer Çeşit

Virginia Evans’ın kaleme aldığı, Ergin Kaptan’ın çevirisiyle April Yayınları’ndan çıkan Muhabbet (The Correspondent), modern çağın en büyük trajedilerinden bir tanesini gözler önüne seriyor. İnsanların birbirleriyle sürekli iletişim hâlinde olduğu fakat birbirlerinin gönüllerine doğru düzgün dokunamadıkları bir tüketim dünyası bu. Evans, işte bu sorunsalı romanın ana yapısına yerleştiriyor. Yani romanın üslubu yeni hız çağının en büyük eleştirisini yapıyor. Muhabbet, yazılı kültürün derinliğinin iletişimde ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Sosyal medya çağındaki hiçbir şekilde anlam ifade edemeyen ve geleceğe kalmayan iletişim tarzının içine sıkıştığımız bu çağda mektuplara geri dönüş sadece bir nostaljik duygu ifade etmiyor. Mektuplar artık kaybettiğimiz ruhani iletişimin yeniden zorunlu hale geldiğinin bir göstergesi romanda.

Romanın ana karakteri Sybil Van Antwerp, edebiyat dünyasının uzun zamandır hasret kaldığı türden bir karakter. Huysuz, kibirli, yaralı, kırılgan, sert bir yandan da aşırı doğal bir karakter. Yaşlılıkla birlikte görme yetisini kaybetmeye başlayan emekli hukuk katibi Sybil, aslında fiziksel körlüğünün yanında çok daha büyük bir kaybın içinde de geçiyor; hayat boyunca bastırdığı duyguların, yarım bırakılmış yasların ve söylenmemiş cümlelerin karanlığını. Virginia Evans, Sybil’i bütün hataları ve geç kalmışlıklarıyla olabilecek en insani şekilde tasvir ediyor. Onu okurlar tarafından benimsenmesi zor, hatta zaman zaman bencil bir insan olarak resmediyor. Ancak roman ilerledikçe o sert kabuğun altında yıllardır konuşamayan küçük bir çocuğun saklandığını hissediyoruz. Acılarla baş etme yöntemi onun birçok ilişki fırsatını kaçırmasının da ana nedeni. Kitap boyunca eğer yaşadığı yas sürecini daha sağlıklı bir şekilde dönüştürebilseydi daha iyi bir eş ve anne olabilir miydi sorusu sürekli yankılanıyor.

Romanın en büyük başarısı ise mektup formunu yalnızca nostaljik bir tercih olarak kullanmaması. Muhabbet’te mektuplar, bizzat ruhlarının uzantısı. Sybil için yazmak, insanlarla arasına mesafe koymanın da bir yolu. Mesafeli olan ilişkiler bazen insanların derinlerine daha çok teneffüs edebiliyor. Çünkü konuşmak kontrolsüzdür; insanın ağzından istemediği duygular taşabilir. Oysa yazı düşünülür, düzenlenir, saklanır. Bu yüzden Sybil’in mektuplarının aynı anda hem bir yakınlaşma biçimi hem de güçlü bir savunma mekanizması olduğunu söyleyebiliriz. Virginia Evans burada çağımızın dijital iletişim kültürüne çok incelikli bir eleştiri getiriyor. Sürekli mesajlaşan ama birbirine gerçek anlamda dokunamayan insanların yaşadığı bu çağda, Muhabbet yazının etkisini yeniden hatırlatıyor. Bir insanın hayatını bazen yalnızca geride bıraktığı cümlelerin taşıyabileceğini adeta kanıtlıyor. Yapbozun parçaları gibi Sybil’in karakterinin portresi yazdığı her mektup parçasıyla daha da güçleniyor.

Romanın ana teması yas etrafında dönüyor. Ancak Evans’ın yaklaşımı klasik “iyileşme hikâyeleri”nden çok farklı. Muhabbet, yaranın tamamen kapanabileceğine inanmıyor. Aksine bazı acıların insanın karakterine dönüştüğünü söylüyor. Sybil’in geçmişindeki trajedi, onun bütün hayatını şekillendiren görünmez bir çekim merkezi hâline geliyor. İnsanlara mesafeli oluşu, sevgiyi reddedişi, kendisini sürekli cezalandırması hep bu merkezden doğuyor. Roman ilerledikçe şunu fark ediyoruz: Bazı insanlar mutlu olmayı değil, hayatta kalmayı öğreniyor. Ve bazen bir insanın yeniden yaşamayı öğrenebilmesi için önce kendi suçluluğuyla yüzleşmesi gerekiyor. Sybil hayatta kalabilmek için insanlardan uzaklaşmayı seçen bir karakter. Bu sırada bir sürü farklı dostluk geliştiriyor. Suriyeli bir göçmene yardım ediyor. Kardeşinin ilişki sorunlarını içselleştiriyor. Özel yetenekli, sosyal anlamda dışlanan bir çocuğa sahip çıkıyor. Fakat yine de kızıyla kurduğu ilişkide treni biraz kaçırmış. Ancak bunun da farkında ve yaptığı hataların günahını da çıkarıyor. Yaşadığı kayıp sonrası yanlış bir hukuki kararla hayatını berbat ettiği bir kadınla dürüstçe yüzleşerek onunla dost olmayı bile beceriyor. İnsanlara karşı dürüst olunduğunda her sorunun nasıl da kardeşçe çözülebileceğini fark ettiriyor.

Virginia Evans’ın üslubuysa tam anlamıyla çağdaş edebiyatla klasik roman arasında duran özel bir yerde konumlanıyor. Metin, yer yer Elizabeth Strout’un karakter derinliğini, yer yer de 84, Charing Cross Road’un mektupla kurduğu o melankolik sıcaklığı hatırlatıyor. Yine mektup şeklinde yazılan Genç Werther’in Acıları’nı da roman akla getiriyor. Tabii Goethe o romanda estetik bir bütünlüğün peşine düşüyordu bunu belirtmek lazım. Evans’ı asıl özel kılansa bütün bunları modern yalnızlığın içinden anlatabilmesinde yatıyor. Yazının pabucunun dama atıldığı, insanların odak sürelerinin düştüğü bir dönemde Muhabbet aslında yazılı kültürün zorunlu dirilişinin manifestosu bile olmaya aday.

Kitabın bir diğer etkileyici teması “seçilmiş aile” fikrine yaklaşımı. Sybil’in biyolojik ailesiyle kuramadığı bağı, hayatına sonradan giren insanlarla kurmaya başlaması geliştirdiğimiz dostlukların biyolojik ailemizden bile daha değerli olabilmesinin mümkünatı üzerine bizleri düşündürtüyor. Yine Harry ile kurduğu ilişki, romanın en dokunaklı damarlarından birini oluşturuyor. Çünkü Evans burada kuşaklar arası iletişimin yalnızca yaş farkıyla değil, ortak yaralarla kurulduğunu gösteriyor. İnsan bazen kendisini hiç tanımadığı insanlarda bulabiliyor. Harry bir deha çocuk ve Sybil kendi dışlanmışlığını ve geçmişini onda bulduğu için ona kol kanat geriyor. Bazen insanın eksikleri en ummadığı insanlara karşı onları çekiyor.

Muhabbet’in bu kadar güçlü hissettirmesinin bir diğer nedeniyse: Roman, insan hayatının gerçek hayatta hangi parçalardan meydana geldiğini anımsatıyor. Başarılar, kariyerler, büyük olaylar geçip gidiyor. Birçok ıstıraba katlanabiliyoruz yaşarken. Birbirimize kalbimizden bıraktığımız cümleler ise yaşayabiliyor. Deleuze sanatın en önemli direniş biçimlerinden birisi olabileceğini ifade ederken hem zamana karşı direniş ihtimalini hem de kendini daha iyi anlamanı sağladığı için sahteliğe karşı da bir başkaldırı olduğunu işte bu yüzden ifade ediyordu. Deleuze için sanat, insanın tüketim düzeni tarafından tek tipleştirilen algısını kırabilen yaratıcı bir kuvvet taşıyor. Sanat sayesinde insan dünyayı yeniden hissetmeye başlıyor. Hazır düşünce kalıpları parçalanıyor. Hayatın içindeki küçük ayrıntılar tekrar görünür hale geliyor. Bu yüzden bir mektup bazen bütün bir çağın hızına karşı duran kişisel bir hafıza alanına dönüşebiliyor. Yazılmış cümleler insanın kendi hakikatini koruyabildiği özel bir sığınak yaratıyor. Bir masanın üstünde unutulmuş bir mektup. Yıllar sonra yeniden okunan birkaç satır. İnsanların birbirlerine söylemeye cesaret edemediği ama yazabildiği hakikatler direnebiliyorlar. Onlarda bu büyülü güç mevcut.

Virginia Evans’ın romanı insanın kendi hayatına dönüp bakmasına neden olan bir deneyim sunuyor. Muhtemelen Muhabbet bittikten sonra pek çok okur uzun zamandır ilk kez birine gerçekten bir şey yazmak isteyecek. Çünkü roman sonunda insana şu soruyu bırakıyor:

Bir gün her şey yok olduğunda, geriye hangi cümleleriniz kalacak?