İstanPol'de Riccardo Gasco tarafından kaleme alınmış, araştırma ve editöryel katkılar Rona Şenol ile Emre Ergüder tarafından sağlanan incelemede, Türkiye, İtalya ve Avrupa Birliği (AB) arasındaki savunma iş birliğinin mevcut durumu, dinamikleri ve sınırlılıkları kapsamlı biçimde ele alınıyor. Çalışma, Avrupa’nın güvenlik mimarisinin yeniden şekillendiği bir dönemde, Türkiye’nin bu yeni yapıya nasıl konumlandığını analiz ediyor. İnceleme, Rusya'nın Ukrayna'yı işgalinin ardından Avrupa’da güvenlik politikalarının yalnızca NATO çerçevesinde değil, aynı zamanda AB içerisinde de yeniden düşünülmeye başlandığını vurguluyor. Özellikle ABD’nin küresel güvenlik rolünün zayıfladığı ve Donald Trump’ın yeniden başkanlığa dönme ihtimalinin tartışıldığı bir ortamda, Avrupa ülkeleri stratejik otonomiye yöneliyor. Bu bağlamda, AB’nin “ReArm Europe” ve “Readiness 2030” gibi girişimleriyle ortak savunma kapasitesini artırmaya dönük büyük ölçekli programlar başlattığı belirtiliyor.
İstanPol'de Riccardo Gasco tarafından kaleme alınmış, araştırma ve editöryel katkılar Rona Şenol ile Emre Ergüder tarafından sağlanan incelemede, Türkiye, İtalya ve Avrupa Birliği (AB) arasındaki savunma iş birliğinin mevcut durumu, dinamikleri ve sınırlılıkları kapsamlı biçimde ele alınıyor. Çalışma, Avrupa’nın güvenlik mimarisinin yeniden şekillendiği bir dönemde, Türkiye’nin bu yeni yapıya nasıl konumlandığını analiz ediyor.
İnceleme, Rusya'nın Ukrayna'yı işgalinin ardından Avrupa’da güvenlik politikalarının yalnızca NATO çerçevesinde değil, aynı zamanda AB içerisinde de yeniden düşünülmeye başlandığını vurguluyor. Özellikle ABD’nin küresel güvenlik rolünün zayıfladığı ve Donald Trump’ın yeniden başkanlığa dönme ihtimalinin tartışıldığı bir ortamda, Avrupa ülkeleri stratejik otonomiye yöneliyor. Bu bağlamda, AB’nin “ReArm Europe” ve “Readiness 2030” gibi girişimleriyle ortak savunma kapasitesini artırmaya dönük büyük ölçekli programlar başlattığı belirtiliyor.
Bu yeni dönemde üçüncü ülkelerin, özellikle de Türkiye’nin Avrupa güvenlik mimarisindeki rolü yeniden gündeme geliyor. Türkiye, NATO üyesi olarak ve Karadeniz-Ortadoğu-Balkanlar hattındaki stratejik konumuyla önemli bir aktör. Savunma sanayisindeki yerlileşme adımları, özellikle insansız hava araçları üretimindeki başarıları, Türkiye’yi askeri iş birliklerinde öne çıkarıyor. Ancak Türkiye’nin AB savunma sistemine kurumsal olarak entegre olmasının önünde ciddi siyasi ve yapısal engeller bulunuyor. Bunların başında Kıbrıs meselesi, Fransa ve Yunanistan’la yaşanan jeopolitik gerilimler ve Türkiye’deki demokratik gerileme algısı geliyor.
Buna rağmen Türkiye, bazı AB ülkeleriyle —özellikle İtalya ile— savunma alanında dikkat çekici iş birlikleri geliştirmeye devam ediyor. Baykar’ın İtalyan Piaggio Aerospace’i satın alması ve Leonardo firmasıyla yüzde 50 ortaklıkla İHA üretimi girişimi başlatması, bu yakınlaşmanın en somut örneklerinden biri. İtalya ve Türkiye'nin tarihsel olarak Akdeniz havzasındaki ortak güvenlik sorumluluğu, enerji güvenliği ve göç gibi alanlardaki benzer kaygıları da bu iş birliklerini destekliyor.
İtalya, Türkiye’yi hem stratejik bir savunma ortağı hem de AB’ye aday bir ülke olarak iki düzlemde değerlendiriyor. Ancak AB düzeyinde iş birliğinin genişlemesi, Türkiye’nin PESCO ve Avrupa Savunma Ajansı gibi yapılar dışında kalması nedeniyle mümkün görünmüyor. Avrupa Komisyonu'nun SAFE düzenlemesine göre, AB savunma fonlarına yalnızca AB ve Avrupa Ekonomik Alanı ülkeleri doğrudan katılabiliyor. Türkiye gibi üçüncü ülkelerin bu yapılarla iş birliği yapabilmesi için özel müzakereler ve siyasi uzlaşılar gerekiyor. Bu durum, Türkiye açısından Kıbrıs ve Doğu Akdeniz gibi konularda tavizler verilmesini gündeme getirebilir ki bu da Ankara için ciddi bir siyasi açmaz yaratıyor.
Öte yandan, savunma sanayisi özelinde Türkiye’nin teknik kapasitesi ve uygun maliyetli üretim yetenekleri Avrupa açısından hâlâ büyük bir avantaj. AB'nin tedarik zinciri güvenliği, maliyet etkinliği ve sahada test edilmiş sistemlere duyduğu ihtiyaç, Türkiye ile daha fazla iş birliği ihtimalini gündeme getiriyor. Özellikle Türk–İtalyan havacılık modeli gibi örnekler, doğrudan entegrasyon yerine daha esnek ve proje bazlı ortaklıklar için umut vadediyor.
İncelemede, Türkiye’nin AB savunma girişimlerinden fayda sağlayabilmesi için hem Ankara’nın hem de Brüksel’in siyasi irade göstermesi gerektiği vurgulanıyor. Güven eksikliğinin aşılması, uzun vadeli ve hassas teknoloji transferi içeren projelerde gerçek bir ortaklık kurulmasının ön koşulu olarak değerlendiriliyor.
Ayrıca Türkiye’nin iç politikadaki gelişmelerinin dış politika üzerindeki etkisine de dikkat çekiliyor. S-400 alımı gibi kararların, Batı ile güven krizini derinleştirdiği; Ekrem İmamoğlu gibi muhalefet figürlerinin yargılanmasının ise Türkiye'nin demokratik siciline dair AB'de ciddi kaygılara neden olduğu aktarılıyor. Bu tür gelişmelerin, Türkiye’nin savunma alanındaki potansiyel entegrasyonunu doğrudan etkilediği vurgulanıyor.
Sonuç olarak, inceleme Türkiye’yi Avrupa savunma mimarisi açısından vazgeçilmez ama aynı zamanda sorunlu bir ortak olarak konumlandırıyor. Kurumsal düzeyde entegrasyon şu an için sınırlı olsa da, ikili ilişkiler ve proje bazlı iş birlikleri üzerinden ilerleyen bir modelin mümkün olduğu, özellikle İtalya örneğinde somutlaştığı belirtiliyor. Avrupa ile daha yapıcı bir güvenlik ortaklığı için ise sadece savunma alanında değil, daha geniş çaplı toplumsal ve siyasal ilişkilerde de ilerleme sağlanması gerektiği ifade ediliyor. Bu çerçevede, örneğin vize serbestisi gibi alanlarda atılacak adımların yalnızca sembolik değil, stratejik etkiler yaratabileceği değerlendiriliyor.

