Dünya çapında yurttaş eylemlerinin ve sivil toplumun güçlendirilmesi için çaba harcayan CIVICUS'un 2025'te sivil toplumun eğilimlerini yazdığı yazıyı değerlendirmeye devam ediyoruz. Bugün göç ve yerinden edilme ve haklara karşı darbe başlıklarını ele alıyoruz.
0 notifications total
Skip to search
Skip to main content
Keyboard shortcuts
Close jump menu
new feed updates notifications
Home
My Network
Jobs
Messaging
Notifications
Özge Mumcu Aybars (PhD)
Me
For Business
Learning
Newsletter Logo
STGM Blog
8,858 subscribers
Subscribed
CIVICUS’un çalışmasını nasıl okumalıyız?
Sivil Toplum Geliştirme Merkezi (STGM) - Civil Society Development Center
28,746 followers
March 3, 2025
Hakan Ataman
2025’in sivil toplum eğilimlerini CIVICUS genel yayın yönetmeni Andrew Firmin ve kıdemli araştırma uzmanı Inés M. Pousadela'nın yazısından hareketle değerlendirmeye devam ediyoruz. Sivil alandaki eğilimleri değerlendiren İnes ve Pousadela yazıda göç ve yerinden edilme başlığını yedinci sırada ele alıyor.
İnes ve Pousadela yazısında iklim değişikliği ve baskı gibi faktörlerin göçü tetikleyeceğini ve bu durumdan ağırlıklı olarak finansman sıkıntısı çeken Küresel Güney ülkelerinin etkileneceğini belirtiyor. Daha zengin ülkelerde ise aktivistlerin daha büyük risklerle karşı karşıya kalmasıyla birlikte daha katı göç politikalarının ve sivil topluma yönelik baskıların bekleneceği söyleniyor.
Günümüzde savaşlardan, baskılardan, zulümden ve insani olmayan yaşama koşullarından kaçarak batının “özgür” ve “refah” toplumlarının kapısına dayanan hareket halindeki insanların sayısı 100 milyondan fazla. BM Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) 2023 yılında zulüm, çatışma, şiddet, insan hakları ihlalleri ve kamu düzenini ciddi şekilde bozan olaylar nedeniyle 117,3 milyon kişinin zorla yerinden edildiğini belirtti. Bu sayının 2024 yılı için 120 milyonu aşacağı tahmin ediliyordu ve ne yazık ki, BMMYK’nin tahminleri tuttu, hatta zorla yerinden edilenlerin sayısı 120 milyonu geçti. Bu rakam dünyanın en kalabalık 12. ülkesi olan Japonya nüfusuna eşit bir sayı.
Dünyadaki her 3 mülteciden 1’i Avrupa’da. Türkiye ise resmi verilere göre 3,6 milyonluk mülteci ile dünyada en fazla mülteci barındıran ülke konumunda. Dünyadaki mültecilerin %73’ü 5 ülkeden geliyor: Afganistan, Suriye, Venezuela, Ukrayna ve Sudan. Daha önce bahsini yaptığımız ve her geçen gün iktidara yaklaşan aşırı sağcı popülist partilerin oy toplamak için izledikleri temel politikaların ortak noktasını ise göçmen ve mülteci karşıtlığı oluşturuyor. Göçmen ve mülteci karşıtı politikaların nasıl yönetilmesi gerektiği konusunda yoğun tartışmalar yapılırken, geçtiğimiz yıllarda göçmen ve mülteci karşıtı politikalar doğrudan sivil toplum örgütleri üzerinde olumsuz ve damgalayıcı etkiler yarattı.
Türkiye açısından bakıldığında ise mültecilere ve göçmenler bir sorun olarak görülmekle birlikte yapılan tüm kışkırtıcı söylemlere rağmen göçmen ve mülteci karşıtlığının Avrupa ve Kuzey Amerika ülkelerindeki kadar yaygın olmadığı görülüyor. En azından Türkiye’de göçmenlerin ve mültecilerin bir sorun olarak görülmesinin, 2024’te yapılan iki araştırmada ekonomi ve işsizlik gibi sorunların gölgesinde kaldığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
“Türkiye’nin en büyük sorunu nedir?” sorusuna karşılık Asal araştırmanın yayınladığı sonuçlarda ekonomi %60, adalet %9,5 çıkarken üçüncü olarak mülteciler %4,4’te kaldı. Benzer bir durum Ipsos araştırmasının sonuçlarında da görüldü. Ekonomi %85 oranında birinci sırada yer alırken, bunu doğal afet, siyaset takip etti. Göç sorunu %4’lük bir oranla dördüncü sırada yer aldı. Türkiye’deki mültecilerin çoğunluğunu oluşturan Suriyelilerin, Suriye’de yaşanan son gelişmelerden sonra gönüllü geri dönüş için nasıl bir tavır sergileyecekleri ise önümüzdeki bir yıl içinde şekillenecek gibi görünüyor. Dolayısıyla şimdiden bir tahmin yürütmek zor görünüyor. Bununla birlikte önümüzdeki yıllarda Türkiye’de Suriyelilere yönelik uygulanan “geçici koruma rejimi”nin daha fazla süremeyeceği ve BMMYK’nin üç kalıcı çözümü için harekete geçilmesi gerektiği çok açık görünüyor. Söz konusu üç kalıcı çözüm (1) yerel entegrasyon, (2) yeniden yerleştirme ya da üçüncü bir ülkeye yerleşim (bu Türkiye iç hukukunda uluslararası korumaya karşılık geliyor) ve (3) gönüllü geri dönüş. Her üçü de Türkiye’de göç ve mülteci alanında çalışan STÖ’ler için yeni politikaların ve uygulamaların benimsenmesi anlamına geliyor.
CIVICUS genel yayın yönetmeni Andrew Firmin ve kıdemli araştırma uzmanı Inés M. Pousadela'nın 2025’in sivil toplum eğilimlerini değerlendirdiği yazısına haklar başlığıyla devam ediyoruz. Yazıda “Haklara Karşı Darbe” başlığı sekizinci eğilim olarak yer alıyor.
Yazıda kadın ve LGBTQI+ haklarının dezenformasyon ve iyi finanse edilen kampanyalarla beslenen sürekli saldırılarla karşı karşıya kalacağı ve sivil toplum çabalarının ise özellikle dış etkilere açık bölgelerde mevcut kazanımların korunmasına ve gerilemenin önlenmesine odaklanacağı not ediliyor.
İnsan haklarının ve hak savunucularının küçümsenerek, zorba yöneticilerin saldırılarına maruz kalması yeni bir şey değil. Ancak 2025’te ilk şok edici karar AB Komisyonu’ndan geldi. AB Komisyonu 11 Şubat 2025 tarihli “2025 Çalışma Program”ında “din veya inanç, engellilik, yaş veya cinsel yönelime bakılmaksızın kişiler arasında eşit muamele” (COM(2008)426) yönergesini geri çektiğini duyurdu. Gerekçe olarak öngörülebilir bir anlaşmanın olmamasını, yönergenin tıkandığını ve daha fazla ilerleme kaydedilmesinin olası olmadığını gösterdi. Çalışma programında eşit muamele ile ilgili çalışmaların yasal metinlerden ziyade strateji belgeleri olacağı görülüyor.
Irkçılığa Karşı Avrupa Ağı (ENAR), AB Komisyonu’nun bu kararının yönergenin kabul edilmesi için çalışan “eşitlik ağlarının yıllar süren zorlu savunuculuk faaliyetlerini baltalayan ciddi bir gerileme” olduğunu belirtiyor. ENAR eşitlik yönergesinin geri çekilmesini “aşırı sağcı karar alıcıların artan etkisine teslim olunduğu” şeklinde yorumluyor. Teme hak ve özgürlüklere yönelik saldırılara devlet dışı aktörlerin de dahil olması süreci iyice çetrefil bir hale getiriyor. Sivil olmayan sivil toplum ya da daha açık bir ifadeyle hak karşıtı hareketler dört ana konuya odaklanıyorlar. Kadın, LGBTİ+, çocuk hakları ve göçmen/mülteci hakları. Söz konusu hak karşıtı hareketler ise popülist aşırı sağcı politik partilerle birlikte seyrediyorlar. Kalkınmada Kadın Hakları Derneği’nin koordinasyonunda harekete geçen hak örgütleri, 2021 yılında “Hakların Evrenselliği Üzerine Gözlemevi” adı altında bir araya gelerek söz konusu hak karşıtı hareketlerin bir haritasını çıkardı. Bu hareketler kendi aralarında uluslararası bir ağa sahipler. Ayrıca BM ve Avrupa kurumlarına yönelik hak karşıtı lobi faaliyetleri yürütüyorlar. Hak karşıtı hareketler halen aktif bir şekilde temel hak ve özgürlüklerin altını oymak için çaba harcıyorlar.
Türkiye’de de hak karşıtı hareketler son derece aktif ve hakları sınırlama yönündeki ilk başarıları Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesinden çıkması oldu. Mevcut haliyle Türkiye’deki hak karşıtı hareketler Büyük Aile Platformu adı altında birleşti. LGBTİ+ karşıtı söylemlerin yanı sıra mitingler düzenleyen platform son olarak aile değerlerine zarar verdiği gerekçesiyle televizyonlardaki gündüz kuşağı programlarına karşı imza eylemi başlattı. Bu yaşananlar hak örgütlerine karşı geçtiğimiz yıllarda başlayan kısıtlamaların devam edeceğinin gösteriyor. Bu nedenle sırada kısıtlanan sivil ortamlar var.

