ürkiye ile Irak, yıllardır ilişkilerini kilitleyen PKK, su paylaşımı, petrol ihracatı ve sınır ötesi güvenlik başlıklarını yönetilebilir bir işbirliği zeminine taşımaya çalışıyor. PKK’nın silahsızlanma süreci ve Suriye’nin kuzeydoğusundaki SDF’nin statüsü bu yakınlaşmanın en kırılgan halkası olmaya devam ederken, Kalkınma Yolu projesi iki ülke için stratejik bir “kazan-kazan” alanı sunuyor. Ancak sürecin kalıcı olabilmesi, güvenlik dosyalarının çözüme yaklaşmasına, su ve enerji alanlarında kurumsal mekanizmaların işletilmesine ve ekonomik işbirliğinin hükümet değişikliklerinden etkilenmeyecek şekilde yapılandırılmasına bağlı.
Türkiye–Irak yakınlaşması: PKK düğümü çözülürse “koridor” açılır, çözülmezse dosyalar yine güvenliğe kilitlenir
Crisis Group'un "Strengthening Iraq-Türkiye Ties amid Regional Tensions" başlıklı analizinde Türkiye ile Irak konusu gündeme alınıyor.
Analize göre, Türkiye ile Irak, uzun yıllar boyunca birbirini “sorun dosyaları” üzerinden okuyan iki komşuydu: PKK, sınır ötesi operasyonlar, su krizi, petrol ihracatı ve Bağdat–Erbil gerilimi… Son dönemde ise tablo daha pragmatik bir çizgiye kayıyor. Ankara ve Bağdat, çatışmalı başlıkları tamamen ortadan kaldırmadan, onları yönetilebilir bir işbirliği zemini içine çekmeye çalışıyor. Bu yeni yaklaşımın vaadi büyük: bölgesel gerilimlerin yükseldiği bir denklemde iki ülke hem ekonomik dayanıklılık hem de güvenlik istikrarı için birbirine daha fazla ihtiyaç duyuyor. Ama kırılganlık da aynı ölçüde büyük; çünkü bu yakınlaşmanın “kilit taşı” PKK sürecine, onun da Suriye’nin kuzeydoğusundaki SDF/YPG dosyasına bağlı.
Yakınlaşmanın motoru: “Kavga dosyalarını” ortak mekanizmaya çevirme denemesi
İlişkilerdeki yeni sayfanın en somut kırılması 2024’te geldi: Irak merkezi yönetimi PKK’yı “yasaklı örgüt” ilan ederek, Ankara’nın tehdit algısını belirli ölçüde tanıdığını gösterdi. Bu adım, Bağdat’ın yıllardır dile getirdiği “egemenlik ihlali” itirazını tamamen geri çektiği anlamına gelmiyor; fakat Türkiye’nin Irak’taki askeri varlığını yalnızca bir kriz başlığı olmaktan çıkarıp ortak güvenlik koordinasyonu çerçevesine oturtma arayışını güçlendiriyor. Ortak koordinasyon ve eğitim merkezleri, istihbarat paylaşımı ve sınırlı operasyonel uyum gibi araçlar, iki tarafın birbirini “tek sorun üzerinden” rehin almadan ilerleme isteğine işaret ediyor.PKK süreci: Çözüm ihtimali var, ama yavaş ve kırılgan
Türkiye’nin 2024 sonu itibarıyla PKK ile çatışmayı bitirmeye dönük girişimi, örgütün ateşkes ve “dağılma/silah bırakma” yönündeki beyanlarıyla yeni bir aşamaya girdi. Eğer bu süreç gerçekten ilerlerse, Türkiye–Irak ilişkilerindeki en büyük yapısal sürtünme başlığı (PKK’nın Irak’ın kuzeyindeki varlığı ve buna karşı operasyonlar) dramatik biçimde zayıflayabilir. Bu da Ankara’nın Irak’taki askeri varlığını kademeli azaltabilmesi ve iki ülkenin gündemini güvenlikten ekonomiye çevirmesi anlamına gelir. Ancak süreç ağır ilerliyor; “simgesel adımlar” ile “kalıcı ve doğrulanabilir silahsızlanma” arasındaki mesafe hâlâ büyük.Suriye düğümü: PKK dosyasının görünmeyen şartı
Bu yakınlaşmanın kritik kırılganlığı Suriye’de. Ankara, SDF/YPG’yi PKK ile bağlantılı bir güvenlik tehdidi olarak görüyor; SDF ise Şam’la “Suriye devletine entegrasyon” görüşmeleri yürütüyor. Bu görüşmeler tıkanırsa Türkiye’nin SDF’ye karşı askeri seçeneği yeniden devreye sokma riski artar; bu da PKK sürecini baltalayabileceği gibi, Irak’la yürüyen ortak projeleri de sarsabilir. Kısacası PKK meselesi artık yalnızca Türkiye–Irak hattında değil; Şam–SDF pazarlığı, ABD’nin sahadaki rolü ve İsrail–İran geriliminin bölgeye etkisiyle iç içe geçmiş durumda.Su krizi: “Kota” değil, altyapı ve veri paylaşımı üzerinden bir pazarlık
Irak için su meselesi artık teknik bir tartışma olmaktan çıktı; siyasi istikrara ve toplumsal huzura doğrudan temas eden bir ulusal güvenlik başlığına dönüştü. Kuraklık, iklim oynaklığı ve Irak’ın zayıf altyapısı tarımı daraltıyor, iç göçü artırıyor, sağlık krizlerini tetikliyor. Bağdat uzun süredir Türkiye’den sabit su kotası talep ediyor; Ankara ise yağış dalgalanmalarını ve kendi iç ihtiyaçlarını gerekçe göstererek buna kapalı. Bu nedenle son dönemde daha “pragmatik” bir zemin oluşuyor: ölçüm istasyonları, veri paylaşımı, teknik işbirliği ve en dikkat çekeni, Irak’ın petrol gelirleriyle Türkiye’nin Irak’taki su altyapısına yatırım yapmasını mümkün kılan finansman modelleri. Bu, tarafların “kavga” yerine “yönetilebilir pazarlık” aradığının güçlü işareti.Petrol ve boru hattı: Bağdat–Erbil gerilimi Ankara’ya da yansıyor
Irak–Türkiye enerji hattı yıllardır Bağdat–Erbil çekişmesinin gölgesinde. Tahkim süreçleri, kapanan hatlar ve gelir kayıpları sonunda tarafları yeniden bir “işleyen mekanizma” arayışına itti; ihracatın yeniden başlaması hem Irak’ın hem KRG’nin hem Türkiye’nin lehine. Fakat burada yeni bir takvim baskısı var: Irak–Türkiye Boru Hattı (ITP) anlaşmasının 27 Temmuz 2026’da sona ermesi belirsizlik üretiyor. Anlaşmanın yenilenip yenilenmeyeceği ve yeni çerçevenin Bağdat’a ne kadar “münhasırlık” sağlayacağı, enerji diplomasisinin bir sonraki büyük pazarlık alanı olacak.Büyük havuç: Kalkınma Yolu (Development Road)
Yakınlaşmanın stratejik vitrini, Basra’daki Faw Limanı’ndan Türkiye’ye uzanacak kara–demiryolu ve ileride enerji hatlarını içerecek Kalkınma Yolu projesi. Ankara açısından bu hat, Türkiye’yi Asya–Avrupa ticaretinde daha kritik bir transit ülke yapma ve Körfez pazarlarına daha hızlı erişim sağlama potansiyeli taşıyor. Bağdat açısından ise projenin cazibesi daha temel: ekonomiyi petrol dışı gelirlerle çeşitlendirme, istihdam yaratma ve ülkeyi bölgesel ticaret koridoruna dönüştürme. Ancak “bölgesel mega proje”nin klasik riskleri masada: finansman açığı, yolsuzluk algısı, güvenlik ve güzergâh kavgası. Özellikle Bağdat–Erbil arasında hattın Kürdistan Bölgesi’nden geçip geçmeyeceği, sadece maliyet meselesi değil; siyasî meşruiyet ve paylaşım kavgası anlamına geliyor. İran’ın projeyi rekabet olarak görme ihtimali de ayrı bir basınç unsuru.Sonuç: İlişki “ısınma” değil, “kurumsallaşma” testinden geçiyor
Türkiye–Irak yakınlaşması bir fotoğraf karesi değil; bir süreç. Sürecin kalıcı olup olmayacağı, üç şarta bağlı görünüyor. Birincisi, PKK’nın silahsızlanma/dağılma iddiasının sahada doğrulanabilir biçimde ilerlemesi ve Türkiye’nin de bunun için gerekli hukuki-siyasi adımları atabilmesi. İkincisi, Suriye’de SDF’nin statüsüne dair denklemin çatışmaya değil müzakereye evrilmesi; aksi halde güvenlik refleksleri her şeyi yeniden kilitler. Üçüncüsü, su–enerji–ticaret dosyalarının hükümet değişikliklerinden etkilenmeyecek şekilde teknik komiteler ve şeffaf mekanizmalarla kurumsallaştırılması.Bölge yeniden türbülansa girerken Ankara ve Bağdat’ın tercih ettiği hat, en azından şimdilik, “karşılıklı maliyet üreten krizler” yerine “karşılıklı kazanç üreten projeler” üzerinden ilerlemek. Bu yaklaşım tutarsa, Türkiye–Irak hattı Ortadoğu’nun istikrar üreten nadir eksenlerinden birine dönüşebilir. Tutmazsa, tüm başlıklar yeniden güvenliğe geri döner; koridor hayalleri de dosyaların arasında kaybolur.

